Devr-i İstanbul – 1
Günlük Hayat 18 Ocak 2010, PazartesiHowdy howdy*,
3 günlük kısacık hatta minicik İstanbul ziyaretimin ardından Ünye topraklarına varmış olmanın dayanılmaz hafifliği içindeyim. Eve gelmeden insan bir dönemin bittiğine inanamıyor. Ankara’da derslerden, İstanbul’da soğuktan kaçan ben, şimdi evi sığınılacak en güzel liman olarak görüyorum.
İstanbul yazısını 2 veya 3 parça halinde yazayım ki hem sizin için okuması, hem benim için yazması kolay olsun.
Devr-i İstanbul, Bölüm 1: Kararlar ve Yolculuklar
Güzel şeyler önce niyetle başlar.
Her final dönemi, her öğrenci için zordur. İster çalışmış olup, “hakettiğim notu alabilecek miyim” kaygısı olsun, ister çalışmamış öğrencinin “dersten geçebilecek miyim” kaygısı… Konu final olunca, olmaz denilen olaylar olur, bitmez denilen projeler, raporlar biter. İşte Bilkent’te, 30 Aralık’tan başlayan final dönemi de diğer okullardakilerden farklı değildi aslında.
2 sunum, 2 final, 2 rapordan oluşan final dönemim aslında geçen seneki sonbahar finallerinden biraz daha rahattı sanırım. Ama yine de insan bunalıyor. Bu dönem fazla iş yapmadım gibi geliyor düşününce ama öyle değil sanırım. Finallerden önce sürekli düşünüyordum sömestrda ne yapsam acaba diye. Farklı yerler görmek, biraz olsun rahatlamak istiyordum. O aralarda öğrendim birkaç arkadaşımın ikinci dönem Avrupa’ya gideceğini, hem onları gitmeden göreyim, hem de kendim biraz gezeyim diye gitmeye karar verdim.
Çarşamba günü bitirme projemizin ardından inanılmaz mutluydum. Yurda dönüp hem eşyalarımı topladım, hem şarkı söyledim
Enes de İstanbul’a gideceğinden bileti beraber aldık. Enes Aşti’deydi, onun bavulunu da ben getirdim. Valizi zorla taşıdığımı gören taksici “tahminlerime göre bi kızın valizi bu” dedi ama tutturamadı
Ben muhabbet ede ede gideriz diye tahmin etmiştim ama yorgunluktan pek konuşamadık.
İstanbul’a saat 5.30′da vardık. Müthiş bir hızla gitmişiz demek. Ben yol boyu uyuduğumdan olayları tam kestiremiyorum ama o kadar erken inince bi garip oldum. Bavulumu alırken muavine “biraz erken gelmedik mi” deyince gülümsedi, demek ki cidden erken geldik.
Sabahın o saatinde bir soğuk vardı ki insanın içine işliyordu. Çantamdan montumu çıkardım. Yarım saat kadar sonra, liseden arkadaşım Esra Nur’la Üsküdar’da buluştuk, eşyalarımı onlara bıraktım. O soğuğa rağmen hiç üşümüyor gibi göründü, şaşırdım. Biraz dinlenecektim, ama konuşmaktan yarım saat kadar uyuyamadım. En sonunda 4 saat kadar uyudum da yorgunluğumu attım. Öğlen de yine lise arkadaşım Kenan’la buluşacaktık, hazırlanıp çıktık. Kaplumbağalarım Necati ve Asuman’ı ise Esra’larda bıraktım, hayvancağızlar o yana bu yana gidip telef olmasınlar diye.
İstanbul soğuktu biraz ama güzeldi. Vapura binmeden kendime yine Akbil aldım
Stajdayken turuncuydu, bu sefer açık mavi denk geldi. Vapurla karşıya geçerken özlediğimi farkettim; vapurda hava sıcakken dışarıda oturmayı. Boğaz köprüsü her zamanki gibi güzel göründü gözüme. Yine de yaz günlerindeki o güzelliği arıyor insan.
İstanbul gibi Kenan’ı da özlemişim. Bleach manyağı sevgili arkadaşım her zamanki gibi zıplama modundaydı. Sınavdan yeni çıkmıştı ama keyfi yerindeydi. Beşiktaş’ta adını tam çıkaramadığım bir yerde kahvaltı yaptık. Emin değilim ama “Best” olabilir yerin adı.
Daha sonra napalım sorusuna “Panorama 1453′e gidelim” diye cevap verdim. Geçen yaz Enes’lerle gidememiştik, epey merak ediyordum o yüzden. Kenan’ın, Topkapı ile Topkapı Sarayı’nın farklı yerlerde olduğuna dair nutuğunu 3.kez dinledikten sonra yola çıktık. Tabi bundan önce yemek yedik, orayı atladım. Tramwayla yarım saat kadar süren bir yolculukla müzeye vardık. Daha önce gitmeyenler için tavsiye edebileceğim güzel bir yer burası. Kubbe şeklinde bir yapısı var, siz ortadan içeri giriyorsunuz. Duvarlara boyama yapılmış, siz sanki İstanbul’un fethinin tam ortasında gibi oluyorsunuz. Arkada Fatih Sultan Mehmet İstanbul surlarını işaret ediyor. Yanında hocası Akşemsettin dua etmekte. Karşıda ve yan tarafta, neredeyse üç boyutlu efekti, iki boyut üzerinde vermiş olan surlar var. Sağ ve sol tarafta hücum halinde olan askerler de görülüyor. Ve sanırım en ilginç özelliklerinden birisi, yukarıdaki bulutların arasında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul yönüne bakan silueti görünüyor. (Göremeyenler için ipucu, yüzünü yandan görüyoruz, ve sol tarafa doğru bakıyor.)
Panorama’ya gidince, liseden sınıf öğretmenimiz ve fizik hocamız Halil İbrahim hoca ile karşılaştık. Hiç değişmemiş
Çok garip bir karşılaşma oldu, zira İbrahim hoca aslında İzmir’de öğretmenlik yapıyor. Benim de aslında Ankara’da yaşadığım düşünülürse, böylesi bir tevafuka şaşmamak elde değil.
Panaroma’dan çıktıktan sonra Kabataş’taki Kahve Dünyası ile Karaköy’deki Güllüoğlu’na gitme konusunda kararsız kaldık. En sonunda Kenan’ın da gözlerindeki ışıltıyı görünce ben de Güllüoğlu’na gitmeyi istedim
Yine tramwayla Karaköy’e geldik. Şimdi adını hatırlayamadığım üzeri büzüşmüş bir halde olan tatlıdan yedik. Kenan burayı çok seviyor, her İstanbul’a geldiğimde beni buraya getirmesinden belli
Tatlıları yedikten sonra Esra finalleri devam ettiği için bizden ayrıldı. Biz de Kenan’la Karaköy’den yukarı çıkmak için fünikülere gittik. Biraz yorgun olduğumuz için İstiklal’i boydan boya geçip Kenan’ların evine, Kağıthane’ye gitmeye karar verdik.
Devamı yakında
Tüm fotoğraflara bu linkten ulaşabilirsiniz.
*Howdy: İngilizce’deki “Hi” kelimesinin resmi olmayan söyleniş biçimi. Wordpress admin ekranında çıkıyor arada bir. Benim de bu İstanbul ziyaretim boyunca ağzıma dolandı.
İstanbul gibi Kenan’ı da özlemişim. Bleach manyağı sevgili arkadaşım her zamanki gibi zıplama modundaydı. Sınavdan yeni çıkmıştı ama keyfi yerindeydi. Beşiktaş’ta adını tam çıkaramadığım bir yerde



Şimdi adını hatırlayamadığım üzeri büzüşmüş bir halde olan 

19 Ocak 2010 Saat:23:35
cidden topkapı muhabbetini 3. kez mi yaptım
20 Ocak 2010 Saat:01:30
evet, yazın 2 defa yapmıştın, bu defa 3.oldu
bi dahakine de yaparsın umarım, zira virdimiz gibi oldu