Değerler Sistemi - 2
Denemeler 28 Ocak 2008, Pazartesi
George Orwell’in BinDokuzYüzSeksenDört kitabını okumaya başlamam tam da değerler sistemi yazısını yazmaya başladığım zamana denk geldi. Bu seferki yazıda değerlerle birlikte, sistemi de ele alalım. Kitabın adını rakamla yazacağım yazının geri kalanında. 1984′ü okumuşsanız totaliter devletlerle yönetilen bir dünyanın tasvir edildiğini biliyorsunuzdur. Kahramanımız Winston’ın sistem hakkındaki düşüncelerini okurken, ben de düşünmeye başladım.
Evet, kitabı okurken çok büyük bir yanlış içinde buldum kendimi. Romanın doğrultusu şu yönde; gidilen yol eleştiriliyor, insanların aynı şeyi düşünmesi, aynı şeyi yaşaması eleştiriliyor. Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü’nde de aynı şeyi bulmak mümkün. Herkesin aynı şekilde sürekli tüketim yapması eleştiriliyordu. Hatta Tyler (filmde) hiçbir şeyin hiçbir zaman tam olamayacağını bildiriyordu.
Peki, bu filmi izleyenler, bu kitapları okuyan insanlar ne düşünüyor? Evet, çoğu okuyan sisteme karşı bir antipati taşıyorlar. Aynı düşünmenin ne kadar kötü olduğunu düşünüyorlar ama durun bir dakika o zaman hepimiz yine aynı şeyi düşünmüş olmuyor muyuz?
Bu düşünce bana daha önce gördüğüm bir karikatürü getirdi. O karikatüre gülmüştüm, ama ne yazık ki o karikatürdekilerden biri de bendim. Karikatürde “Ben artık sürü psikolojisine uymayacağım.” diyen bir koyun var, diğer koyunlar da “ben de, ben de” diyerek aslında sisteme karşı isyanımızın bile aynı olduğunu gösteriyor. Ne acı değil mi? Meseleleri yorumlayışımız da artık böyle. Aslında dünyada herkes aynı şeyi yapıyor sanki. Hemen gruplanıyoruz. Dövüş Kulübü’nün kurulması da bir gruplaşmaydı hatırlarsanız. İnsanlar irrasyonel itaatin öyle bir pençesine düşmüş ki, sisteme isyan ederken bile gruplanıyorlar. Durun bir dakika! Eğer siz de böyle düşünüyorsanız, o zaman yine aynı şeyi düşünüyoruz.
Düşündüm de, problem gerçekte sistemde değil de, sisteme karşı gelenlerde ise ne olacak? Yani hayatımızı kuşatan şey aslında sisteme karşı yazılar yazan insanlarsa? Ya biz aslında değerlerimize bağlı olarak mutluysak? O zaman işler çok karışmıyor mu? Şimdi tam anlamıyla kafam karıştı. Doğru olanın ne olduğunu anlamak iyice karıştı. Bu küçüklüğümde düşündüğüm “düşündüğümü düşündüğünü düşündüğümü…” serisine benziyor. Kim doğru söylüyor, kim yalan söylüyor şimdi?
Ben bile sizi kandırıyor olabilirim. (Allah’ım gittikçe yazı da karıştı…) Belki de hepimiz kapitalizm ile yaşayıp, aslında onu eleştirerek yaşamayı seviyoruz. Eleştiriyoruz ama sonuna kadar da destekçisiyiz. Buldum, hepimiz 1984′teki Syme gibiyiz. Sistemi sever gibiyiz, tüm gücümüzle para kazanacak yollar buluyoruz, (özellikle Endüstri Mühendisliği’nde okuduğum için biliyorum, bölümümüz tam anlamıyla kapitalizmin sırtından para kazanıyor) sonra da içimizden (belki de numaradan dışımızdan) bu paraya bağımlılığı eleştirip, değerlerden bahsediyoruz. Allah aşkına biz kimi kandırıyoruz ki?
Kendimizi kandırıyoruz. Şimdi bir insan için onur mu daha değerli yoksa para (veya rahat yaşamak) mı? Bu ikilemi birçok kitapta bulmak mümkün (bkz. İlyada). Değerlerle yaşamak arasındaki bu tercihte bizim genelde değerlerimizi koruduğumuzu söylemek mümkün gibi. En azından tarih kitaplarında öyle yazıyor. Biz böyle gururlu bir milletin torunlarıyız. Ne garip değil mi? Böyle bir milletin torunuyuz ama mala mülke ne kadar da düşkünüz. En çok değer verecek şeylerimizin başında olanlarda dine değer verenlerin bile bir kısmı BMW’lerle geziyor. Rezalet değil mi bu? Geçen gün otobüste yanıma oturan biri vardı, THK’nın yönetim kurulu üyesiymiş. Diyor ki, “biz eski devrimcilerdendik, arkadaşlarımız sonradan parayı bulunca sermaye adamı oldular, piyasa adamı oldular.” Haydi bakalım şimdi arada kalmadık mı? Hani onların değerleri? Üzücü değil mi kaybedilen değerler…
Şimdi kafamdaki meseleler iyice arap saçına döndü. Nası çözerim bilmiyorum ama en iyisi ben daha 60. sayfasında bulunduğum şu kitabı bir bitireyim, belki daha tutarlı birşeyler bulurum da sizinle paylaşırım. Siz de benim düşüncelerimi sağlamlaştırmamda yardımcı olursanız çok sevinirim. Sevgilerim ve saygılarımla efendim…
Ekleme: Karikatürü de sonunda bulup yazıya ekledim.
Etiketler: 1984, Achilles, Dövüş Kulübü, George Orwell, İlyada, kapitalizm, psikoloji, sistem, sosyalizm


28 Ocak 2008 Saat:09:36
sen yomussun kafayi baya..
hepimiz bu elestirdigimiz sistemin bir parcasiyiz cok dogru.. tipki “Allahim n’olur curve dusuk ciksin” dedigimiz curve’un birer parcasi oldugumuz gibi(ne diyorum ben??).lakin hepimizin ayni sistemi elestiriyor olusu ayni seyi dusundugumuz manasina gelmez.. soyle ki: masamizda bir pastanin oldugunu varsayalim..sen bu pastanin rengini begenmiyorsundur misal, bense kokusunu sevmiyorumdur.. bir baskasi renginden ve kokusundan memnundur fakat tadini sevmiyordur..
bunun gibi..
memnuniyetsizligin yonu, dogrultusu muhim burda.. sistemi, duzeni vs. ne yonde degistirmek istedigimiz onemli..
bi de “das leben der anderen” filmini siddetle tavsiye ediyorum..
o da bir nevi 1984 tur.
son not: yazinin tamamini kapsayan bir yorum olmadi artik affola…
28 Ocak 2008 Saat:11:53
İlk not: Ne demek önemli değil..
Curve örneği hakikaten güzel olmuş ama
Aynı şeyi düşünmüyor olsak bile benzer düşünmeye doğru itiliyoruz. Toplumdan topluma farketse de bazı kalıpsal düşünme şekilleri öğreniyoruz çocukluktan itibaren. Bazı şeylere nedensiz bir sinir duyuyoruz mesela.
Bence sistemin ne kadar değişmesini istersek isteyelim, yeni kurulacak sistem yine benzer olacak. Çünkü sistem aslında kafamızın içinde. Dövüş Kulübü’nün sonunda The Narrator’ın aslında kafasına kurşun sıktıktan sonra hala yaşamaya devam edip binaların yıkılışını izlemesi de sistemin aslında yıkılmasının mümkün olmayacağını temsil ediyor. Aynı şekilde 1984′te Winston da asıl polisin insanın beynine kazındığını söylüyordu. (Büyük Birader seni izliyor posterleri sayesinde)
Memnuniyetsizliğin yönü doğrultusu mutlaka önemlidir ama bizim ne şekilde değiştirmek istediğimiz konusunda emin değilim. “V for Vendetta”vari bir hareketin hiçbir zaman gerçekleşeceğini düşünmüyorum uzun bir süre…
Son not: O filmi bulur bulmaz izleyeceğim. Teşekkürler bu güzel yorumun için