Camdan dışarı bakıyorum. Dirseklerimi biraz pürüzlü pencere pervazına koymuş şehre bakıyorum. Bir göl var kaldığımız yerin karşısında. Ve dolunaya yaklaşık bir ay. Gölün durgun yüzeyini aydınlatan ay ışığı. Güneş olmadığından, ışığa hasret gözlerimizi teselli eden ay ışığı. Ben pencereden bakarken perde uçuşmaya başlıyor. Bir kenarını dışarıda savuruyor. İçimde sanki perde dışarı gidecekmiş gibi bir korku var. Sonra tamamen pencereden dışarı dalgalanmaya başlıyor bembeyaz perde. O kadar emin ki düşmeyeceğinden. Benim gibi değil. Kendim olarak kalmakla, dünyaya ayak uydurmak arasında kalıp, korkan ben gibi değil. Sonra ben de alışıyorum perdeye.

Uzakta bir ağaç, hafif hafif sallanırken, arkasındaki ışığın yanıp yanıp sönmesini sağlıyor gözümde. Sol çaprazda bir aracın yavaş yavaş gittiğini görüyorum, arkasındaki kırmızı ışıkları giderek kaybolurken. Dirseklerim acıyor, doğruluyorum. Hava temiz gibi, çok hafif de rüzgar var içeri doğru.

Kendimle başbaşa kalmayı ne kadar özlemişim meğer. Ne kadar özlemişim kendimi. Gülümsüyorum, yaşamın ne büyük bir nimet olduğunun hakkını veriyorum. Aklımdaki öykü yazma isteğini kamçılarcasına detay düşünüyorum. Sokak lambasının loş ışığı altında “penaltı oğlum penaltı ya” diyen çocuğu düşlüyorum… Olmaz diyorum, sonra vazgeçiyorum bir öykü yazmaktan. Zor geliyor şimdi insanlara kendimi anlatmak kurduğum saklı, kapalı cümlelerden.Oturup bilgisayarımı açıyorum. Masaüstünde yanakları tombul mu tombul sincapım karşılıyor beni. Sahi, ona da isim mi versem acaba? Sonra “boşver” diyorum içimden. İnsanları dar kalıplar içinde düşünen ben’in yapacağı en kötü şey bu diyorum. Daha 2 ay öncesinde her insanın değerli olduğunu düşünüyordum. Bir ay önce insanların benden değerli olduğunu düşünüyordum, onları inceliyordum. Yaşamaya yeni başlamışım gibi sanki. Etrafa bakıp, “nasıl doğru hareket edeceğimi” (!) öğreniyordum. Şimdi ise, bu ay ışığında kendimle başbaşa kaldıktan sonra “kendimi unuttuğumu” farkediyorum. Kendimden birşeyler vermeden yaşamaya gayret etme çabamın, bana kendimden birşeyler vermeye zorlayan şey olduğunu farkediyorum. Karışık cümleler, karışık düşünceler kuruyor, “boşver yaa” diyorum. Yeniden kitap okumaya başladım bugün. Amin Maalouf’un Semerkand’ını okumaya başladım. Belki de ondan geliyor bu yazma isteğim. Şöyle serin serin rüzgar eserken ben tadını çıkartıp kitap okuyayım biraz daha. Hadi hoşçakalın.